Salı, Ocak 11, 2011

Gözünün Önüne Bakmak

gözünün önüne bak. işine bak. ağzını ayırma. aylak aylak dolanma. büyük sözleri bunların hepsi. daha çok söyler olduk bunları. demek ki büyüyoruz biz de. baba sözleriydi bunlar. amca nasihatlarıydı.
geç dolan çevril gel bu yana. bu yan dünya. ayağın biri dünyaya basmalı. dünya kötü, dünya güzel, insanlar kötü, insanlar güzel, hayat boktan, hayat güzel; hepsi dırıvırı. dünya işte. yaşa. çok yaşa sen dünya.
bir ayağın dünyaya basacak. unutacak mihriban da zaten. işi rasgitsin.
herkes dökülür gider bir arkta. su akar yatağını bulur. yatağını bulan su durulur. duru su işe yarar: çamaşır yıkanır duru suda. duru su içilir. duru suda yıkanılır. kiri pası alır götürür.
duru su: yaşayakalan su. kaybolmamış. kurumamış. ama ehlileşmiş.
hoşgörü: kemal belirtisi.
en güzel soru cevabı olan soru.
gözümüzün önüne bakalım madem biz de. gözümüzün önü dünya. arkası biz. kendimiz. gözünün önüne bakmak kendiyle oyalanmayı bırakıp dünyaya ayılmak. ayılalım dünyaya biz de.
çok yaşa sen baba.

Çarşamba, Mart 24, 2010

yalan söylüyorsam ne olayım!

şimdi ben desem ki... ne desem bilmem ki... yaza yaza yaz gelse; mürekkebim az gelse; yağmur yağsa, ıslansam; gün dönse; kış gelse; durmadan yazsam.. ta ki yazamaz olana kadar. ne desem bilmem; ne dediğimi yarım yamalak deyiverene kadar boğazım kurumasa. ne desem boş olmasa.
şekvacı dedi ki: "komşum, ayıbettin, yazık ettin..." komşu dedi ki: "ayıboldu, yazık oldu"... kadı dedi ki: "burda ne yazıyorsa o"... sonra şekvacı komşuya döndü, kadı kıyama durdu, komşu kadıya küstü. Sonra hepsi birden bir meçhulde kayboldu. kasaba hayalete döndü. ama yangın sönmedi. çok uzun zaman sonra alev kor oldu; kor, kül; kül, gül; gül, gönül; gönül, kul. sonra kasabaya bir kul geldi. önce bir oldu. ikinci geldi talip oldu; o zaman bir, pir oldu. kuş uçtu, ses çıktı. kimse duymadı. ot bitti; ağaç büyüdü, su aktı. gün döndü, kalabalık oldu. kasabaya can geldi; herkesin canı yandı.
sonra yol geldi, kimse yürümedi yoldan. yol hazan kaldı, bahçeden yol geçti, bağzarın kanı dondu. sonra eline bir odun aldı, bir taşa oturdu. vurdu ha vurdu, vurdu ha vurdu. o kadar vurdu ki, bağzar meçhule kayboldu. sanki vurduğu yer yarıldı, bağzar içine düştü. bağzar gitti, bağ hazan kaldı. ahali kadıya gitti. kadı ayağa kalktı, konuştu. kadı konuşunca ahali kadıya darıldı.
sonra kasabaya bir deli geldi. kimse deliyi görmedi. deli kadıya gitti. kadı delirdi, cenazesini deli kaldırdı. deli dama çıktı. deli gibi bağırdı. ahali toplandı. deli anlattı, ahali dinledi; ahali inledi, deli dinlendi. deli ağladı, ahali şenlendi. deli taş attı; taş gitti, bir çocuğa değdi. çocuk öldü, ahali kinlendi. toplandı, kadıya gitti. kadı yerinde bulunmadı. kasabada düzen bozuldu. ahali deliyi taşladı, deli öldü, kanı yerde kaldı.
sonra bir gün kasabada yangın çıktı. ahali terketti, kasaba kül oldu. sonra kasabaya bir adam geldi. adam küllerin hepsini bir kazana doldurdu. kazanı alıp sakladı, kazanın yanıbaşında uyuyakaldı. sonra kasabaya iki adam geldi, kasabada kan döküldü. katil kanı bir şişeye doldurdu, şişeyi gömdü, maktül meçhule kayboldu. bir başka gün iki adam daha. bir başka gün iki adam daha. birgün adam uyandı. bir sürü şişeyi buldu. küle kattı, kül ıslandı, adam iyice karıştırdı, mürekkep oldu.
adam kasabayı yazmaya başladı. günlerce... gecelerce... o kadar yazdı ki kasabanın her yeri yazı doldu. mürekkep bitti. adam öldü. bir daha kasabaya kimse gelmedi. yazı soldu. kimse okumadı. olan biteni kimse hatırlamadı.
ben mi?
ben kasabadan dinledim hepsini.

Cumartesi, Mart 20, 2010

Sıfır

Bir şarkı söylenir bazen kafanın içinde.. İnadına güzeldir şarkı. Vazgeçemezsin. Aynı şarkı döner durur. Bitmeden baştan alır. Ama insan hiçbir şey hissetmeyebilir. İlginçtir. Hiçbir şey hissetmemek... Çok garip. Belki de ne hissetmesi gerektiğini bilmemek. İlla bir şey hissetmeli mi? Yok canım, daha neler!?
Belki sadece şarkı güzeldir. Hiçbir şeyle ilintilenmesine gerek kalmayacak kadar güzeldir. Hiçbir şey derken zaten herhangi bir yaşanmışlıktan bahsediyor değilim. Herhangi bir his sadece.
Sükunet. Huzur. Bunların başka başka türleri vardır. Mesela bir tanesinde gözler keskinleşmiştir. Tüm belirsizlikler ortadan kalkmıştır. Her şeyin olumlu ve haddinden fazla güzel görünmesiyle birlikte yürüyen bir türüdür bu. Yanlış... Aslında bu ümidin ta kendisidir.
Bir diğerinde, mesela, tüm üzüntülerin kaybolmuştur. Yok.. Bu da değil. Bu da başka bir şey aslında. Bir barışıklık hali.
Ama belki de tam olarak herhangi bir şey hissetmemektir huzur. Rengini kaybetmek. Renksizleşmek. Geçip gitmiş günlerin hesaplarından gocunmazsın, geçip giden günlerin güzelliklerine de seviniyor değilsindir. Gelecek içinse ne bir ümit ne bir korku hissedersin. Aslında tam olarak geçmiş ve gelecek silinmiştir. O anda varsındır. Aman Yarabbi! Ne biçim bir hürriyet. Hepsinden daha güzeli, içinde bulunduğun an ile de ne bir kavgan vardır ne bir alışverişin ne de bir gurur. Bazen güneşli bir bahar gününde papatya kokularıyla mest olursun ya; veyahut kuşların cıvıltılarıyla dolar için; ve dersin ki işte huzur budur. Hayır, huzur filan yoktur aslında, çünkü köpek gibi korkarsın o baharın geçeceğini bildiğin için. Ama huzur öyle mi. Huzur bir silinmişlik halidir. Herhangi bir şeye dair herhangi bir fikir, his, düşünce içermeme halidir. Kayıtsız, şartsız, hesaplaşmadan, öylesine geliveren bir rıza halidir. Hani o an ölecek olsan hiçbir şey hissetmezsin sanki. Ne üzülürsün ne sevinirsin. Vaktidir diyeceksindir. Vakit gelmişse vakit gelmiştir diyeceksindir. Ama bahar öyle mi, bahar gelince delice korkarsın ölmekten de bir ölüme şahit olmaktan da. Herhangi bir olumsuzluğun bozmaya muktedir olabildiği bir coşku halidir o.
Ama huzur çok başka bir şeydir. İte de bulaşmazsın, çalıyı da dolaşmazsın. Öyle de olsa başüstüne, böyle de olsa başüstünedir. Öylece her şey içinden geçer gider. Hiçbir şey dokunmaz sana. Sırıtmazsın salak salak oturduğun yerde; ya da yürürken.
Huzur öyle bir hürriyet verir ki insana. Anlatılmaz. Anlatılamaz. Dile dökülemez. Hürriyetin kendisini sunar huzur insana. Zatı itibariyle hürriyet. "Ele fırsat" değil. "Cana coşku" da değil. Ama o kadar hür hissedersin ki kendini, hiçbir şey yapmamakta karar kılarsın. "Okçuluğun en üstün mertebesi, hiç ok atmamaktır" diyen bilge gibi. Her şeyi yapabilecekmiş gibi hissederken, hiçbir şey yapmamanın en güzeli olduğunda karar kılmak.
Olmakta olanın olmasına tüm kalp ferahlığı ile şahitlik etmek. Ne hızlandırmak istersin bir güzelliği ne de mani olmak istersin bir fenalığa. Mevcudun batınını seyir, mevcudun birliğine şehadet hali. Herhangi bir bölünmüşlük göremezsin.
Huzur nazarıyla bakmak belki de Hakk nazarıyla bakmaktır. O an arka sokakta bir cinayetin işlenmiş olduğunu işitsen dahi yine de "Rahman'ın yarattığında bir intizamsızlık göremezsin".
Renksiz. Sessiz. Sözsüz. Harfsiz. Bir lamba gibi sönmek.

"İşte bir gümüş bedenlinin özlemi sararttı seni.
Altın haline geldin artık.
Sen altına âşıksın;
Altın benim rengime âşık"

Pazar, Mart 07, 2010

Dimağım yanmış!

- Sessizlik.. Sessizlik kolay sağlanmaz. Hele de kafanın içinde. Kafada sessizliği sağlamanın yolu, konuşanları susturmak asla değildir. Konuşanların neden konuştuklarının belirlenip susmaları için isteklerinin karşılanması her ne kadar akla ilk gelen yöntem gibi görünse de, en doğrusu değildir aslında. Çıldırmaya ramak kala hayali bir şalterin indirilmesiyle her şey son bulur. Meselenin kulakları tıkamakla da bir ilgisi yok. Ne zaman ki bir şeyin içinden geçip gitmesine izin verir insan o zaman her şey çok daha kolay olur. Sanki yokmuşlar gibi mesela.
-Mümkün mü?
- Değil mi?
- Değil gibi görünüyor?
- Denedin mi?
- Nasıl yani?
- Denemeye değer görmedin bile. Neden biliyor musun? Çünkü zatında kuvvet ve akıl vehmeden bir sapıksın.
- Ya?
- Bunda senin suçun yok. En azından sapıklığı devam ettirmediğin sürece.
- Ne saçmalayacaksın merak ediyorum.
- İlk seferini tecavüz deyip es geçelim. Ama senin içinde var orospuluk galiba?
- Allahaşkına, küfür etmeyi bırakıp konuşacak mısın?
- Bak. Bir labirentin çıkışına ulaşmak için en kısa yol nedir?
- Labirentine göre değişir.
- Hayır değişmemeli. Herhangi bir labirent için geçerli olan yolu gösteriyorum ben: Bulunduğun yer ile çıkış arasındaki en kısa yol, dümdüz, dosdoğru bir çizgidir, bulunduğun nokta ile çıkış kapısını birleştiren.
- Duvarlar?
- Hangi duvarlar? Duvarların içinden geçeceksin. Daha doğrusu duvarların içinden geçmelerine izin vereceksin. Diğer türlüsü ibnelik gibi geliyor bana. Nefes nefese bir çabadan sonra kapıya varıp yüzünü güneşe verdiğinde ellerinde bir meyve yoksa, orda bir ibnelik olmalıdır.
- Hiç bu kadar çirkin durmamıştı üzerinde küfür.
- Âlâ.. Meseleye ibnelik karıştıran unsur, çıkış kapısının bir ödül olduğu zannıdır, bence.
- Değil mi?
- Neye karşılık?
- Çaba.
- Madem kapı çabana karşılık bir ödüldür. O halde neye karşılık olarak o boktan labirentin izbesinde uyanıyorsun?
- .........
- ???
- Belki ortada bir labirent yoktur da sen kaybolmuşsundur?
- Labirent zaten kaybolmanın kendisidir. Yolsuz labirent var mı? Olmaz. Hiç yol olmasaydı, o zaman çıkmaz olurdu.
- Bak kendin de söylüyorsun. Kaybolmak. Labirent filan yok ortada.
- Kaybolmak varsa labirent de vardır anlamına gelir benim söylediğim şey.
- Bence boşa konuşuyoruz.
- Bence de...

Boşa konuştuğunu anladığın anda hissettiğin şey, bir ergenin mastürbasyon yaptıktan sonraki duyduğu pişmanlığa benzer. Çünkü meselenin bütün gizemi, hadise sırasında şekillenen, var olduğunu sandığın şeylerdir. Oysa hepsi sonuçsuzdur. Net bir çizgi ile ayrışır gerçekle hayal, zatında.
Boşa konuştuğunu anladığın anda üzerinde konuştuğun hiçbir şeyin bir anlamı kalmaz. Bir adım gerindedir hepsi. Tabi sen herhangi bir yol almış değilsindir.
Bütün mesele yürüyedurmaktır. Sükunettir. Huzurdur. Neden biliyor musun? Önümde ardımda sağımda solumda engellerin var olduğunu kabul ettiğimde, kendimi bir sirk hayvanı gibi hissediyorum. Alevli çemberden geçmeye çalışan zavallı bir sirk hayvanı. Ama çemberin birinden geçtikten sonra, tekrar buna zorlanmayacağımın bir garantisi yok. Daha doğrusu, ibne cambazın aynı şeyi tekrar edecek olması ihtimali birde bir. Demek ki..
Demek ki ortada bir engel yok. Çünkü seyirci yok.. Hiçbir zaman da olmayacak. Benim eziyet görmemden mutluluk duyacak bir sefiller sürüsü yoksa, bir tanesinin de durup dururken cambazlığa soyunması gereksizdir.
Söz konusu olan huzurdur. Yürüyedurmaktır. Dayanıklılık ve umursamazlık o kadar baştan çıkarıcı ki, neden olmasın diyorum, neden olmasın?
Aslına bakılırsa yürümenin de bir anlamı yok. Ne tarafa yürürsen yürü, aynı mezara gireceksin çünkü. Yürümesen de aynı mezara gireceksin. Şu anki cümleden bir öncesinde söylediğim şey de yine boşuna konuştuğumu ortaya koyar bir yerde.
Bir daha deniyorum..
"İlim bir nokta idi; onu cahiller çoğalttı" demiş Ali. Bir şeyi açıklamak uğrundaki bütün metaforların mastürbasyondan ibaret olduğunu vurgulamak için yine bir metafora başvurmuş olması, ne Ali'den ne de söylediği şeyin doğruluğundan bir şey eksiltir. Ama yine de, neresinden baksam bu sözün uyruğu şarkta çıkar. Benim doğduğum yerden.
İlk mumu şarkta yaktım ben. Nedirden önce nasıldır diye sordum. Şöyledir dediler. Yine onun içinde de bir yığın anlamadığım şey oldu? Onları da hep nasıldır diye sordum. Onu da anlattılar. Ama gün geldi, elimde ne olduklarını hiç bilmediğim şeylerin nasıl olduklarının bilgisiyle yolumu kaybetmiş buldum kendimi. Yürüdüğüm yollardan, tekrar tekrar geçtiğim için de ayak izlerimi karıştırdım. Hepten yalama oldum.
Her ne kadar genellemelerin doğruluğu tartışılır olsa da, evet bu genellemeyi yapmaktan tarifi zor bir haz duyuyorum: Herhangi bir doğulu gibi, aczimin katlanmasına düpediz şahit olup, katmer katmer aczimle başbaşa kaldığım için, müşkülümü halledecek bir çift hikmetli söz bekler vaziyette buldum kendimi. O aradığım bir çift söz benim sorduğum en üst düzey (ultimate) sorunun cevabı olmakla müşerref. Gelgelelim o şereften benim nasiplenmem söz konusu bile olamaz. Zira burada hiçbir şeyde bana özel bir durum yok. Soru sabit, cevap sabit ve herkesin aynı soruyu sorması da a priori zaruri. Peki cevap almak bir şeref getirmez mi? Getirmez. Zira cevap da zaruri. Çünkü her insan ölür. Sorunun cevabı ölümde gizlidir. Ölüm bir açılış, bir sıçramadır. Amiyane tabirle, hadisenin koptuğu andır. Saf gerçekle yüzyüze gelmektir. Ölmeden bilemezsin.
O zaman yine mi gümledi elimde? Ne önemi var? Laflıyoruz şurda.
Devam edelim.
O zaman mevzu nedir? Mevzu, iki dünya arasında bir mustarip olmak. Akıl ile gönül arasında, dünya ile ahiret arasında, doğu ile batı arasında (bundan aslında ne kastettiğimin anlaşılıp anlaşılmaması şu an için hiç umurumda değil) , geçmiş ile gelecek arasında, isyan ile inkıyad arasında, durmak ile gitmek arasında, bilgelik ile cehalet arasında, iman ile inkar arasında ve hatta susmak ile konuşmak arasında. Ne birine ne öbürüne tabi olamamanın getirdiği bocalamadır mevzu. Kaba tabirle münafıklık. Ve bir münafıkın kalbi hiç ama hiçbir zaman huzur ve sükunet bulmaz.
Aklî olgunluğun tarifi, karar vermek ve verilen kararın getirdiklerinin (consequences) göğüslenebilmesinde bulur kendini. Karar verememek de sonuçlarını göğüsleyememek de karar verip sonuçlarını beklememek de verdiğin karardan emin olamamak da; hepsi acziyete varır. Bunların içinde en aşağılık olanını, verilen karara uygun davranmamak olarak belirliyorum. Zira, bu karaktersizlik göstergesidir. Omurgasızlıktır. Ve bir toprak solucanı daima sürünür.
Ölümcül bir sapkınlık bu yaptığım. Çünkü her defasında bir kasırga ortasında kaybolmuş biçimde buluyorum kendimi ve bu can yakıcı alemden terhisimi istiyorum. Söylediklerimin hangisini aklım başımdayken söyledim, hangisinden sonra saçmalamaya karar verdim ayırdedemiyorum. Söylediklerimden hiçbirinin, beni faili bulunduğum vahşetten alıkoyamadığını görmekse, içimde histerik bir çıldırma isteğinin alevlenmesine yol açıyor. Böyle zamanlarda kafamı kollarımın arasına sıkıştırıp, dizlerimi karnıma çekiyorum ve fırtınanın dinmesini bekliyorum. Zannedilir ki bu en kolayıdır. Ama ben bu zannı ve bu zannın sahiplerini apaçık tahkir ediyorum şu anda. Çünkü çaresizliği, "katlanılması en zor olanı" olarak tanımlıyorum.
Bugün kafamı kollarımın arasına alıp beklemiyorum. Bugün cür'etimin sınırlarındaki tel örgülere kan revan içinde saldırıyorum. Bugün korkularıma meydan okuyup kurşunlar yağdırıyorum etrafıma. Sözümü sakınmaktan vazgeçiyorum. Kurusıkı da olsa umursamıyorum. Bugün tüm beyhudeliklere kucak açıyorum. Düpedüz isyan ediyorum bugün uzlaşının ve centilmenliğin getirdiği tüm sınırlara. Yaşasın! Çıldırıyorum!
İçimden kahkahalarla gülüyorum oynadığımız tüm oyunlara. Bugün ellerimle kana bulayacağım, kendimi neresine monte edeceğimi bulamadığım insan uygarlığını. Bugün zehir katıyorum insan uygarlığının şerbetli aşına. Kim öle kim kala; yaşasın curcuna!
Bugün binyıllardır tekrar edilmekten yer yapmış bir yanlışı tekrar düzeltiyorum. Ve ilimlerin bir olduğu gerçeğini ilan ediyorum. Dinî ilim, fennî ilim, aklî ilim vs; hepsini aynı potada tekrar eritip karıştırıyorum. Yeni bir isim de icat etmiyorum. "İlim". Bu kadar. Bu gerçeğin ilanı ile, varlığın bir bütün olduğunu da ilan ediyorum. Yeni bir şey yapmıyorum. Evvelkilerden de bunu yapanlar oldu. Aynı gerçeği hakk'al yakîn görüyorum ve varlığımın bölünmüşlüğünü tarihe karıştırıyorum. Hakk'al yakîn görüyorum; çünkü, herhangi bir bölünmüşlük ölesiye ıstıraba garkediyor beni.
Bugün, binbir zahmetle ayıkladığınız bütün gerçekleri pattadak birbirine karıştırıyorum tekrar. Keza yalanları da. Zira gerçeğin yanında yalan yok olmaya mahkumdur. Hakk ile batılı savaştırmıyorum, batılı hakkın dibine getiriyorum, ve böylelikle batıl naçar zail olup gidiyor.
An itibariyle tüm sorunları sorun olmaktan çıkarıyorum. Her şey ayan beyan ortada artık.
İnsanlığın temel hatasını sorun çözmeye programlanmış gibi davranması olarak belirliyorum. İnsan buna bayılır çünkü. Çünkü yine insanlığın sorgusuzca kabul ettiği tarife göre, sorun çözmek bilgi ve kudret gerektirir, ki bu aslında hakikattir. Ve insan hep kendisinde bir bilgi ve kudret vehmeder. Ve öte yandan insan, aslında sorun çıkaran bir şeydir. Sorun çözmek konusundaki vehmini, bilgi ve kudret konusundaki vehmiyle birleştiren insan, sonuç olarak kendi kurguladığı bir puta perestişle perçinler cehaletini. Ve cehaletinin farkında olmayan bir cahil, hiçbir şey yapmasa bile, temel bir farkındalıktan kendisini mahrum bırakmak suretiyle zulüm işler. İlksel olarak kendisine ettiği zulüm vicdanını körleştirir ve insan o saatten sonra zulmünün ulaştığı menzil nispetinde aşağılıklaşmaya başlar. Yeryüzünde fesat çıkarmak ve kan dökmek suretiyle esfel-i sâfilîn dediğimiz, aşağılıkların en aşağılığı oluverir. Evet, aynen öyle; yeryüzünde fesat çıkarmanın ve kan dökmenin, o menzilin sonlarına yakın bir yerde olduğunu söylüyorum.
Kudretimden ve bilgimden vazgeçip ne türlü olursa olsun, herhangi bir sorunu çözmekten azad ediyorum kendimi. Herhangi bir soru'nun muhatabı olmadığımı haykırıyorum. Affan Dede'yi de dolandırıyorum bugün. Çalıyorum ondan. Çaldığımı da yırtıp atıyorum havaya; çocukluğumdan konfetiler yapıp savuruyorum bu yangın dolu isyanıma. Saymıyorum da para mara. Zavallı ihtiyarı şoke edip, yangınlar çıkarmak üzere sallıyorum sağa sola isyan dolu kuduz ateşimi.
Yaşasın çıldırıyorum! Kim öle kim kala; yaşasın curcuna!

Dimağım yağlanmış!

- Nasıl olur?
"Nasıl olur?" diyordu. Ama yapacak pek bir şey yoktu. Dimağımda yağlanma varmış. "Dimakta yağlanma olur mu hiç?" dedi; o anda sandalyesini çektim altından. Yere düştü. Dimak değil, dimağ, dedim. Güç bela toparlanıp yerden kalkarken bir yandan da paldır küldür özür diliyordu. Bu sırada ben yerime oturdum ve konuşmaya başladım:
- Kandan artık korkmayışımın başlıca sebebi buymuş.
- Sen kandan korkmazdın ki zaten!?
- Sözümü kesme.
- Özür dilerim.
- Özür de dileme. Sus. Kurbağa kermiti bilir misin?
- ....
- O söyledi. Geçen gece, herkes uyuduktan sonra gizlice kapıya geldi. Bir iki lafladık. Uzun yoldan geliyormuş. Su verdim. Yarısını içti. Kalanını da ben üstüne döktüm. Ferahlasın diye. Yüzünü havluyla kuruladıktan sonra konuşmaya başladı.
- "Niye çağırdın beni?"
- "Ben mi çağırdım seni?"
- "Çağrılmadığım yere gitmem ben! Tabi sen çağırdın hödük!"
- "Madem öyle diyorsun, o zaman ben çağırmışımdır... Ama niye çağırdım ki ben seni?"
- La havle çekti. Hiç la havle çekerken görmemiştim kurbağa kermiti.
- Müslümanmış yani?
- Ne sandın lan! Tabi.. Dini bütün bir kurbağa. Aslına bakarsan ben de bilmiyordum. O gece öğrendim. Sekizinci defa hacca gidecekmiş önümüzdeki kurbanda. Neyse, o gece baya bir okudu üfledi beni.. Sonra baktı, uzun uzun baktı. Evde kaçacak yer kalmamıştı. Göz hapsine aldı muhterem beni. Sonra kafama elini koydu. Diğer eliyle de çenemi büktü. Kafam iyice sıkışıyordu. Çenem de keza. Konuşamıyordum. O anda efsunlu kelimeleri söylemeye başladı:
- "Ey İbrahim'e ateşten seslenen! Eyy zulmü melaikeye tokananların uykularını daraltan!"
diye başladı.. ama devamını duymadım. Bayılmışım.
- Eee?
- Sonra ayıldığımda başımdaydı. Nur gibi gülümsüyordu, ama gözleri o kadar pörtlekti ki, nur mur göremedim ben. "Bak evlat", dedi, "Sende nadir bir illet var".
- "Nedir hocam?"
- "Senin dimağın yağlanmış"
- "!!....O nasıl bir illetmiş öyle. Dimağ yağlanır mıymış?"
- "Yağlanır ya... Beni sana getiren şey buymuş. Sen çağırmamışsın..."
- Eee, sonra?
- Sonrası yok. Bıraktı gitti..
- Nasıl yani? Neden yağlandığını söylemedi mi? Ya da nasıl düzeleceğini?
- Söylemedi.. Son sözü beni şoke etti..
- ??
- Vrrrak!
- !!!.... Abi sen rüya görmüş olmayasın?
- Yok oğlum, ne rüyası. Ertesi gün lokantada garsonun burnundan sallandı.
- !!??
- "Gözüm üstünde", dedi.
- Ee, nolacak?
- Bilmem.. Çay mı içsek.
- Tamam.
- Hadi kap gel bardakları.

Pazar, Ocak 31, 2010

istiyorum ki...

Yaz aylarinda olalim.. Annem beni zorla yatagimdan kaldirsin.. Gunes sonrasi losyonu kokulu carsaflarimin arasindan kalkip gunes isiklarinin yeni yeni eve hucum ettigini goreyim 2. katin salonunda.. Sonra hemen sortumu, t-shirtumu giyineyim.. Annem coktan giyinmis oldugu icin bana bir bardak su getiriyor olsun bu arada..
Ayakkabilarimi alip parmak uclarima basa basa ikinci kattan asagi ineyim.. Ikinci kattan asagi inince merdivenlerde ayakkabilarimi giyeyim ve gunes gozluklerimizi de alip yazligin kapisindan 19 no'lu sokagimiza cikalim..
Hizla guzelim denizimize dogru yurumeye baslayalim annemle.. "Anneannem uyanmis mi?" diye sorayim mesela... Deniz kokusu gelsin burnumuza Erikli'nin hafif serin sabah ruzgarlariyla birlikte.. Yolda her sabah gordugumuz tanidik yuzler de olsun, ilk hevesle baslayan yeni insanlar da..
- 15 derecede, gecenin 11'inde oturmusken iste bunlari istiyorum arkadaslar..
Bir de sabah yuruyusunden donunce biberli yumurtali, beyaz peynir, domate-salatalik ve simitli bir kahvaltiyi.. Sonra denize bakarak cay keyfi yapmayi ve de sonra gazetemi alip azcik okumayi ve gunes yagi surunup sahile gitmeyi...
Evet, istiyorum ki bunlar olsun.. Hem de cok istiyorum...

Çarşamba, Aralık 16, 2009

Dünlük' ün Ölümü

"Dünlük ölmüş. Yaşıyor muydu?" diye bir giriş yaparak, kimden aldığımı sadece okumuş olanların belki hatırlayacağı bir günlükten bir parçanın ilk cümlesine atıf yapar gibi görünsem de benim sözüm dünlüğe matuftur; hatta kim bilir, belki de Dünlük'e. Eylül 2007' den beri kendini bir mezar ziyaretçisi gibi hissetmek buruk bir his bağışlıyor insana.
Düne dair düşülen ilk notun tarihi Mayıs 2004'ü gösteriyor. Üç yıllık bir sürenin ardından kimsenin ayak izleri görünmüyor. Kim bilir belki kimsenin düne dair söyleyeceği bir şey kalmamış, belki gün o kadar yoğunlaşmış ki düne ayıracak zaman kalmamış, belki yazarlar ustalık belgelerini aldıktan sonra kendi dükkanlarını açmışlardır; hatta belki de birileri birilerine kızmış da olabilir gönlüne yasladığı dünlüğün yabancılaştığını hissedip. Her şey olabilir.
İki yıldır bu koridorlarda gezerken ayak seslerim yankılandı. Hiç ses sada yok. Kapılar kapalı. Belki odaların sahipleri başka bir yere taşınmış. Belki de içerden kilitlemiş kapılarını da evde yokmuş gibi davranıyorlardır. Bilinmez.
Kendi dükkanında oturmak ayrı bir güzellik. Ama hiç anlamadım, yine bir zamanlar kendilerinin olan dükkanı ziyaret etmeyenler, etmiş olsa da en azından "Geldim, kimse yoktu. Sevgilerimle..." gibi bir not dahi bırakmadıklarında; nasıl devam ederler beklemeye yine kendilerinin olan, ama bu kez tek sakininin kendileri olduğu dükkanda sebatlı ziyaretçileri. Anlamaya lüzum da yok.
Satılığa çıksa Dünlük, talibi çok olur. Çünkü manzarası güzel. Düne bakıyor. Bitmiş olana, hesabı görülmüş olana, başı sonu belirlenmiş olana, insana tedirginlik vermeyene, en güzeli de hiç silinmeyecek olana bakıyor ön cephesi. Hoş Dünlük tek cepheli. Gün döndüğünde güneş alıyor ancak odalar. Ama ziyanı yok; çünkü ancak gün döndükten sonra geliyor gelenler. Hüzün verici olansa şu ki Eşref Çelebi tek başına seyrediyor günbatımını iki yıldan fazladır. Gidemiyor, çünkü kendisi gidince başkasının gelmeyebileceğinden korkuyor. Çünkü inanıyor ki bir kişi bile seyrediyor olsa, yarın yine dün gelecektir; aksi takdirde vazgeçebilir, vazgeçecektir de. Oysa dün olmayınca günün kıymet-i harbiyesi nedir ki?
Dünlük kızmaz. Dünlük küsmez de. Dünlük duymaz. Konuşmaz da. Sadece bağrına basar, saklar kendisine emanet edileni sessizce. Görmesi istenenlere gösterir. Başka da bir meziyeti yoktur. Ama o meziyete sahip başka kimse de yoktur.
Bugün akim durumda Dünlük. Yazık oluyor Dünlük Efendi'ye.
Dünlük vefa beklemiyor. Veda da beklememişti zaten. Ama kimse seyretmezse dün kararlı yarın gelmemeye...

Pazartesi, Aralık 14, 2009

Geçmiş, asla silinmez

Böyle söylemiş büyükler.. Böyle söylemiş Konfüçyüs de. Geçmiş, asla silinmez. Yaptığı veya yapmadığı her şey ama her şey, iyilik olsun kötülük olsun farketmez, bir gün dikiliverir karşısına. Dikilmese de olur. Gerçek orda öylece durmaktadır ve insanın onu değiştirmek için yapabileceği hiçbir şey yoktur.
Kar yağar, yeryüzü güzelleşir. Ama yeryüzü, sinesinde işlenmiş onca kötülüğü koyacak bir yer bulamaz; ve kötülük kalır orada öylece.
Geçmiş silinmez. Böyle emretmiştir Yaradan. Böylece insanı kıskıvrak yakalamıştır. Her gün; her sabah ve her gece, insan yaptığı ve yapmadığı şeylerden dolayı vicdanını teskin etmek için izahlar bulmaya çalışır. Bazen işe yarar ama çoğu zaman bir sonraki, bir sonraki gün, derken yıllar belki de bir ömür boyunca sürer gider bu çaba. Ta ki nefesi tükeninceye kadar. Bazen insan vazgeçer. Kabullenir. Tüm izahların yersiz ve yetersiz kaldığı günler olur. O gün insan kendisi için affedilmekten yahut hoşgörülmekten başka bir yol bulamaz. Bazı günler üçüncü bir yol görünür. Horgörülmeye de razıdır. Ancak, herkes affetse kendi affedemez, herkes hoşgörse kendi hoşgöremez, hatta herkes horgörse kendi horgöremez kendini insan. Ama hiçbir şey, ne af ne hoşgörü ne de horgörü geçmişi silmez. Ne türlü bedel ödenirse ödensin böyledir bu.
"Bundan sonra iyi olmak" ya da "Bundan sonra dikkatli olmak" hiçbir şeyin çaresi değildir. İnsan nefsiyle maluldür. Ve insan vicdanı ile mahkumdur. Bir inatçı yılan gibi dolanır boynuna vicdan. Nefes aldırmaz.
Geçmiştir insanın yüzünü yere yıkan. Değiştiremeyeceği şeyler. Tamir edemeyeceği şeyler. Hiç olmamış gibi yapamayacağı şeyler. İyiliğin kötülükleri giderdiğini, silip süpürdüğünü söylediler. Ama bu da değiştirmeyecek gerçeği. Masun olmak başka şey, masum olmak başka şey, berat etmek başka şey.
İnsan böyle böyle kahrolur her gün ve her gece. Bazı günler yok olmayı diler. Hiç varolmamış olmayı diler. Bazı günler sızıldanır, mırıldanır Ömer misali: "Keşke," der, "keşke, anam beni doğurmayaydı da yol kenarında bir taş olaydım!"
Ve insan vicdanıyla boğuşurken ki herkes inadına masum gözükür kendisi dışında.
Ama yine de yapacak bir şey yoktur. Hiç olmayacaktır da.
Ve insan ne yaparsa yapsın, yaptığı ve yapmadığı her şey yıllar evvel çıkıp batmış bir ergenlik sivilcesi gibi suratında birer yara, birer çukur, birer delik olarak kalacaktır.

Pazar, Kasım 15, 2009

Jurnal'den

"
.....
Avrupa insanı Doğu'yu tanımaz. Avrupa insanı kalabalıktır. İslâm'la Hıristiyan, Haçlı Seferlerinden beri tez'le antitezdir. Bütün Kur'an'ları yaksak, bütün camileri yıksak Batı insanının gözünde Haçlı Seferlerinin yalınkılıç ve tekbir getiren cündileriyiz. Avrupa'nın bir nevi tezadı idik. Yani kıtayı tamamlıyorduk. Şimdi maymunuyuz. Yani hiçbir haysiyeti, hiçbir hikmet-i vücudu olmayan ananesiz, haysiyetsiz, sırnaşık gölgesi. Avrupa, materyalizmine rağmen Hıristiyandır. Hıristiyanlık Doğu ismi anılır anılmaz şahlanıverir. İşçisi de, Marksisti de, Hıristiyandır hep Avrupalının. Durup dururken Hıristiyan değildir belki. Ama Hıristiyan bir devletle Müslüman bir devlet arasında bir tercih yapmak gerekince saf kan Hıristiyandır. Biz Müslüman olduğundan, Türk olduğundan utanan, aczinden tarihinden, dilinden utanan şuursuz bir yığın haline geldik. Nermi Uygur, Ortaçağ felsefesi okutur, İbni Rüşd'ün adını anmaz. Berke, edebiyat tarihi yazar, Endülüs şiirinden habersizdir. Kendi kendine kazık atan, efendilerimiz gücenmesin diye hazinelerini gübre ile kamufle eden bir entelijansiya. Sonra Kıbrıs dâvâsında Batı insanının bizi destekleyeceğini düşünmek gibi sazan balıklarını kahkahadan çatlatacak bir hamakat."


"Bütün Kur'an'ları Yaksak..." 6.5.1965, Cemil Meriç, Jurnal, Cilt 1, İletişim Yayınları, sayfa 383-385. 2001 İstanbul

Pazartesi, Eylül 14, 2009

Mülahaza, Tereddüt ve Hızır

Dere ne kadar hızlı akarsa, o kadar hızlı yavaşlar.. Hatta daha ziyâde keskin sirke küpüne zarar.. Ama zaman akıp gider bir yandan, hiç de yavaşlamaz. Bütün âsi yanları, her türlü haykırışı eriten, törpüleyen, sindiren, yok eden bir nehir zaman. El mi yaman, bey mi yaman? Hep el yaman olagelmiş ama. Beyler ziyân olup gitmişler.. El hep olduğu yerde, sabit; ama ne beyler harcandı bu meydanda.
Mesuliyetin yücelten kısmı müstesna - hakikatse bu, ne âlâ; şimdiye dek pek mazhar olamadık o sırra - ama, bir de kahreden yanı var. Yok mu? Kim yok diyebilir? Korkuyla panik arası bir kasırganın hemen ardından gelen enkaz gibi çöker yılgınlık omuzlara. O anda insan kendine bir yardımcı da bulamaz. Bulur mu? Kim bulabilmiş? Teselli başka şey; yardım başka şey..
İnsan yenilgiyi bir defa kabul eder. Ondan sonra fikri dahi sorulmaz. Yeniktir zaten. Hep kaybedeceksen niye tutarsın ki kartları elinde? Gün olur devran döner, derler. Döner mi? Hiçbir oyunda kazanmayacak eller de yok mu? Ya el, o else? Oyun mu türetmeli yoksa?
Âsım'ın neslini arıyorum. Olmazları olduran Hakk, onun elini vesile kılmış nice mucizelere. Âsım'ın neslini arıyorum; bilen, gören, duyan var mı diye de sormuyorum ama.
O zaman el kesilsin, bıçak düşsün, kan damlasın.. Yıldız batsın, ay batsın, güneş batsın, put yıkılsın, ateş harlansın, çember kurulsun ve.. Ve İbrahim anılsın; anılsın ki nefes alınsın. Cana can katılsın; kırılsın vebalı ellerin savleti, payidâr olsun gece uyanık kalanların devleti.

Pazartesi, Ağustos 03, 2009

Denizdeki Şişe

Kelimeler…
Ceplerinde veballeriyle beraber gelir dilime
Ve aleyhimde delildir tüm adımlarım
Ve tüm aşklar, hevesler, ukdeler,
Ve gönülden geçenler
Madem ki ölüm karşısında yerle birdir;
Öyleyse olacağına varsın hepsi.
Mümkün olsaydı sözlerin vebalini mürekkeple kağıda yıkmak
Ve iblisin üstüne atmak işlediğim her suçu;
Ve diyebilseydim ki ben gitmedim
Yer kaydı ayaklarımın altından,
Bütün bir insanlık temize çıkardı.
Ve cehennemde yer kalmazdı kimseye yalanımdan.
Ama koynumda ölümle uyurum ben,
Ve sırtıma gömlek diye giyerim gündüzün.
Ne dizlerimde dermandan eser
Ne de gözlerimde bir damla fer…
Yaprakları dururken omzumda güzün,
Bahara methiyeler düzmek gelmiyor elimden.
Özür dilesem gözlerimden,
Haklarını helal etseler gördüklerini unutup,
Ellerim titremese sonra ve
Tazelense eskimiş vücudum.
Çok sözler okudum, dinledim, duydum.
Sayıkladım hepsini, kayıtlarını tutup.
Suyun, ekmeğin, ateşin ve toprağın
Haklarına girdim geceleyin.
Mescitlerde her Cuma vebalar yaydım.
Sonra kanıma giren kızları saydım,
Ve emrettim: Adlarını heceleyin!
Suyun, ekmeğin, ateşin ve toprağın.
Ama kabir karanlıktır, mezarlık soğuk,
İstersen fısılda, istersen yırtın;
“Ölüm” derken sesin ne yapsan boğuk.
Kandilleri söndürdüm mübarek gecelerde
Bütün şehirleri ev ev dolaşıp,
Pencerelerinden girip, kapılarından sıvışıp.
Mü’minlerin kanlarına girdim.
Oğulları ve kızları zehirledim
Ve anaları ve babaları ağlatıp
İftar aşlarına ağular kattım.
Kan döktüm mübarek gecelerde.
Oysa temizlenecektim ben,
Çağlayanlarda yıkanacak, gül ve amber kokacaktım
Ama kelimeler veballeriyle geldiler hep.
Dinlediğim suçlara ortak oldum,
Günahları günahlara sarıp
Katran karası ve gözyaşıyla yoğurdum.
Bire beş baldıranlı suda kaynattım iyicene,
Cuma cemaatlerine dağıttım şifâ niyetine.
Böyle olsun istemezdim,
Çağlayanlarda yıkanıp, gül ve amber kokacaktım.
Her hayali bir gerçeğe nişanlayacaktım;
Er geç düğün olacak,
Ve hem gidecek hem ağlayacaktım.
Ama kelimeler…
Kelimeler,
Ceplerinde veballeriyle geliyorlar hep.
Siz kaçın, uzaklaşın.
Ben onları oyalarım,
Ne kadar dayanırım bilmem ama.
Nasıl olsa ölüm var.
Ve madem ki ölüm karşısında yerle birdir cümlesi,
Öyleyse olacağına varsın hepsi…

Perşembe, Haziran 25, 2009

Gece, Gündüz ve Bir Zevk-i Fâni

Asım konuşur hep. Sadece konuşur Asım. Elinden bir iş geldiği de yoktur; zaten biraz da bu yüzden çok konuşur. Aradım, taradım. Düşündüm, tarttım. Öyle üstünkörü de değil. İyice kurcaladım. Bir dikili taşını bulamadım. Bir dikili ağacı yoktur yeryüzünde. Ama konuşur o, sürekli konuşur. Ara sıra canı sıkılır, tutar bana da söver. Burnu beş metre havada bu adamın sanki çenesinin altında bir kazık vardır. Kimseleri de beğenmez. Zaten her şeyi kendisi bilmektedir zira.
Sorarım sana, Asım, güya bize katılmadın, güya bizden olmadın; söyle madem bana, dışımızda da kalabildin mi? Eğme başını yere. Şunu yaptım, de bana. Diyemezsin. Çünkü sen hep konuştun. Hep kafa şişirdin, Asım. Destanlar düzdün yaşanmamış şeylere. Yapmadığımız her şeyden sorumlu tuttun bizi. Ama sen de yapmadın, Asım. Dilin her bir yere döner senin. Yalan söylemezsin belki, ama söylediklerinin gerçekte karşılığı da yoktur. Dokunmadık biz sana, elini tutmadık, ayağını bağlamadık, sana yol verdik, sebep verdik. Sen ne yaptın? Konuştun. Hep konuştun.
Bizim zehrimiz sen istemedikçe sana bulaşmazdı, Asım. Sen geldin bize. İstedin o zehirden. Oturup da beklemedin can şerbetinden. Can şerbeti senin için akmaya başladığı her defasında sen çoktan usanıp beklemekten, gelmiştin bizim kapımıza. Toprak sana ruhunu her sunduğunda sen bizim meşk ü muhabbetimizde idin. Biz senden beriyiz, Asım. Ne ettinse kendin ettin.
Kıskanma bizi, Asım. Senden iyiyiz diye bizi kıskanma. Sen bizden yüz çevirdin, ama diğerine de yüz sürmedin. Bir gün kendi dinine inandın, bir gün bizimkine. Sen iki arada bir derede kalmışsın. Ne bizden oldun ne diğerinden. Kaypaksın sen, Asım, kusura bakma, ama hakikat budur.
Biz bir şeye hakikat dedik, ama onu hep hakikat bildik. Sen yalan yaşadın, Asım. Sen "benim hakikatim" dediğin hiçbir şey için bekçilik etmedin. İlk fırsatta elindekine ihanet ettin. Ve hep geç kaldın, Asım. Kapımıza geldiğinde biz vazgeçmiş oluyorduk her seferinde, ve sen yine ellerin bomboş kalıyordun öylece. Sana verdiğimizi bin tereddütten sonra atıp ötekine koştuğunda ise beklenmekten usanılmış oluyordun orda da.
Sözlerini borç aldın, Asım. Aşklarını ve hakikatlerini de. Öfkeni, bilgini ve hatta bilmediklerini de borç aldın sen. Hepsini çarçur ettin. Biz senden beriyiz, Asım.
Kudurgan köpekler gibi saldırmayız biz kimseye, Asım. Elimizdeki seni baştan çıkardı. Ulaşamadın kudurdun. Verdiğimizi beğenmedin, veremeyeceklerimize koştun; ama onu da alamadın. Sonra yine kudurdun.
Bir dikili taşını göster bana, Asım. Becerebildiğin bir şey göster.
Söylemediler mi, Asım sana, biz esasında hiçbir şey vermeyiz. Biz hep alıcıyız. Bunu bildirmediler mi sana? Bildirmişlerdir elbet. Her gün dinledin. Her gün okudun bu gerçeği. Hayaller kurdun, rüyalarda yaşadın hep. Biz seni uyandıracak değildik. Uyaracak da değildik.
Ama sen tembelsin, Asım. Korkaksın. Beğenmezsin güya bizi ama, biz senden daha çalışkan daha cesuruz. Pısırık ve yılıbıksın. Ve sen hep konuşursun, Asım. Ödünç yaşamaya alışıksın sen çünkü. Ağlak ağlak bakma, Asım. Dün gözlerinden ateş saçılıyordu bana söverken. Sil şu sümüğünü, Asım; ağlak ağlak da bakma bana.
Gün her doğduğunda peşimizde bulduk seni. Verin, diyordun. Verdikçe daha da istiyordun. Gün her doğduğunda bir adam olarak peşimizde buluyorduk seni ve gece her bastırdığında bambaşka bir adam olarak gidiyordun yanımızdan. Her gece yeminler ediyordun, bir daha gelmem buralara, diye. Ellerinin boş olduğunu gece karanlığında farkediyordun. Ama her sabah peşimizde buluyorduk biz seni ayaklarını sürüye sürüye. Zaten, Asım, sen aslında bu yüzden istemezsin güneşin doğmasını. Dizlerin senden şikayetçi, Asım, ellerin senden şikayetçi. Ve biz aslında kimseyi zehirlemeyiz.
Ne o, Asım. Kanıyor musun yoksa? Güldürme beni, Asım. Sana öyle geliyor olmasın? Bize kalırsa bağrından akanlar kan değil; salyan ve sümüğün. Git Asım, işine git. Geceleri kim ile meşke talipsen oraya git. Ama sabah gelirsen yanımıza, memnun etmeye çalışırız seni, belki. Ama sen memnun da olmazsın.
Ne o, Asım. Kanıyor musun yoksa? Hiç sanmam. Çünkü biz kanatanlardan değiliz. Biz avutanlardanız, ama gözlerini kapatıp bize teslim olursan. Biz oyalarız seni, eğer istersen. Ne istersin, Asım, bizden? Bak. Çeşit çeşit bahanelerimiz var. Seç, beğen, al götür senin olsun. Varsa bir talibi satarsın. Ordan aldığınla da gündüzleri sana bol bol nefesler veririz, geceleyin kokar sana biraz ama, olsun, nefes nefestir.
Şimdi git, sabah gel, Asım. Bu saatler biz senden beriyiz çünkü. Sen git şimdi, derin yanılgılarına ağla. Sabah gelirsin tekrar nasıl olsa.
Kanıyor musun, Asım. Kesme kendini, dur!

Çarşamba, Haziran 24, 2009

Kelam, Kan ve Bir Mevt-i Feci

Sözler ölü toprağı gibi, Nazmi. Zehirli buğular gibi yayılıyor havaya. Oysa söz dediğin bıçak gibi kesmeli. Kan akmalı, Nazmi. Ilık ılık kan akmalı.
Derlerdi inanmazdın. Şerefsizlik nesilden nesile, dilden dile, günden güne sürüp geliyor. Sanki birbirlerine vasiyet ettiler. Herkes bu sirkin içinde Nazmi, kusura bakma, sen dahil. Gök çatlayacak nerdeyse bu zulümden, yerin canı sıkışır habire. Toprakla aramıza mesafeler girdi, gök iyice uzaklaştı. Can şerbeti akmaz oldu. Kainat eteklerini topluyor. Sakınıyor senden benden. Aramıza mesafeler girdi, Nazmi. Sekerât'ül mevt demiş eskiler. Can çıkarken sarhoş, can çıkarken baygın insan. Sesleri duyulmaz. Feryadı arşa çıkar da, yanıbaşındakilerin zerre yardımı olmaz; aralarında konuşmadadırlar. Oysa Nazmi, araya mesafeler girdi. Ne gün girdi, bilinmez. Toprak ruhunu sakınır bizden. Yeryüzünde yürürüz de yine de çığlıklarımız bilinmez bir delikten kaybolur hep. Biz öldük mü, Nazmi? Ölmekte miyiz? Omuzlarımızdaki ağırlık neyin yüküdür? Dizlerimiz bizden şekvacı. Ellerimiz bizden şekvacı. Gözlerimiz boş bakar.
Doldur, boşalt. Doldur, boşalt. Elde var sıfır.
Diller zehirli, Nazmi. Keşke keskin olsaydı. Kan aksaydı bağrımdan. İnsanın canı yanmalıydı oysa. Ölümle yüzyüze yaşamalıydı ki hayatı yanıbaşına alsındı. Sırtını döndüğü her şey beyninde bir habis ur bıraktı giderken.
Böyle olmayacaktı, Nazmi. Buhranlar yoktu benim hesabımda. Baştan ayağa bedenim çizikler ve kanlar içinde, dağlara doğru haykıracaktım. Madde titreyerek, bazen patlayarak, ama her halde kanlı canlı bir cevap verecekti benim kanlı canlı çığlığıma. Diri, gergin kasları konuşacaktı İsmet. Kanlarımız boşalacak, öylece ölecektik; böyle hayaletler gibi dolaşmaklar olmayacaktı. Böyle yılan yılan kıvrılmayacaktık. Tıslamayacaktık böyle, konuşurken.
Her şeyi yalanlaştırırken sandı ki insan, kendisi gerçek kalabilecek. Hüsran diyorum, Nazmi. Ama insan pişman değil. İnsan zehirli. Böyle içlerimiz boşalmış, böyle gözyaşlarımız kurumuşken, öleceğiz, Nazmi. Ve ne yer ağlayacak ardımızdan ne gökler. İrin irin kokacağız toprağın bağrında. Beynimiz çürüyecek, ama zehirli kıymıklar baki ardısıra.
Böyle olmayacaktı, Nazmi. Birbirimizin canına kastedecektik belki, ama insanlığımıza dokunmayacaktık. Ve kazanan kaybedeni gömecek ve ardısıra ağlayacaktı yüreği paralanasıya. Böyle anlaşmıştık. Kabil, Habil'i kurda kuşa yem etmedi, Nazmi. Ama Adem'in evlatları bunca zalim değildi o zamanlar.
Dizlerimizin üstüne çöküp, omuzlarımızdan ter akarken, ve beynimize ve yüzümüze yürüdüğünü hissederken kanın, kalplerimizi hissederken güm güm sadrlarımızda, İbrahim'i anacaktık kuytu ama gökyüzünü gören bir köşede, yıldızlara bakıp. Çünkü gerçekten anılmaya değer bir kuldu İbrahim. En büyük putun boynuna asacaktık baltayı. O yaptı, diyecektik. Söylediğiniz yalanlar, saçtığınız zehirler yüzünden oldu, diyecektik. Ne yapıp edecek, yine de bu oyunun dışında kalacaktık. Belki yakalayacaklardı bizi. Ellerimizi ve ayaklarımızı çaprazlama keseceklerdi belki. Belki çarmıha gereceklerdi. Kanlarımız boşalarak ölecektik diri, gergin kaslarımızdan. Hepsini sattık, Nazmi. Kokuşmuş, kirli ve zehirli bir nefes uğruna İbrahim'i de sattık, Nazmi, İsa'yı da sattık. Değer miydi?
Hızır ile İlyas gibi gidecektik, ön saflarında akınların. Sonra ab-ı hayattan demlenip öyle gelecektik geriye.
Yokla kendini, Nazmi. Bak. Kanayan bir yerin var mı? Bıçak gibi söyledim çünkü ben sözlerimi. Kanamıyorsa eğer kalbin, akmıyorsa kanlar ılık ılık bağrından, sen de git, Nazmi. Arkana bakmadan git. Karış vebalı insancıkların arasına. Zehirleyin el ele dünyayı. Yeni doğmuş bebelerin yüzlerine üfleyin nefeslerinizi. İhmal etmeyin. Büyüdüklerinde bencileyin düşman olurlar yoksa size. Nasıl Musa düşman olduysaydı Firavun'a, o misal işte. Evlerinizi ve yurtlarınızı başlarınıza geçirirler yoksa. Çünkü sizden ziyadesiyle kuvvetli milletleri kasırgalar gibi çarpmış oldukları vakîdir.
Yokla kendini, Nazmi. Çünkü bıçak gibi söyledim ben sözümü.

Cumartesi, Haziran 06, 2009

Çarşamba, Mayıs 27, 2009

canım sıkılıyor olm. koyacam bu işlere ya. kabz geldi. içim sıkıldı. bakıyosun her şey açık, net, güzel. yok güzel olmasa da en azından açık. bi anlamı var. kötü de olsa var işte. en azından belli ne s.k.m olduğu. lan bi bakıyosun hepsi bombok. derler ki kötü gidiyo. lan işte gidiyo en azından; kötüsü ne, sidikli! hiç gitmeyince daha bi bombok oluyo. her bir şeyin en anlamsız tarafı görünmeye başlıyo. yok gazozmuş yok fırfırmış yok erikmiş. siktir git ordan bi.
içim sıkıldı amk!...

Pazar, Mayıs 03, 2009

Gazoz Kapağından Fırfır Yaptım - 3

Yağmur başladı. Severim yağmuru, ama akşam oluyor; hava soğuyacak birazdan. Gelmese miydim buralara? Korkmak yok, bilyeleri aldım mı dönerim, bir şey olmaz. Daha önce bu mahalleye geldiğimi hiç hatırlamıyorum, teyzemlerin oturduğu yere çok benziyor, ama kesinlikle orası değil. Aa, vallahi kiraz ağacı billahi kiraz ağacı. Kiraz yok ama bunda?
- Teyze bu kiraz ağacı sizin mi?
- Evet, delikanlı.
Delikanlı mı? Haa, amcam da derdi, öyle bir şey herhalde.
- Kiraz yok ama bunlarda?
- Daha çiçek yavrum onlar. Yaz gelince olur kiraz. Sen kimin oğlusun yavrum bilemedim?
- Aşağı mahalleden geliyorum ben teyze. Buralı değilim. Güneş şurdan mı batıyo, şu tepenin ardından?
- Hee, noldu ki?
Aha dükkanlar var şurda. Dur bi bakayım.
- Delikanlı! Allahallah gitti... Gir kız içeri!
...
- Amca bana şöyle bir kalın ip lazım. Var mıdır?
- Ne için lazımdı beyim? 
Beyim mi?
- Cigaran sönmüş beyim.
Allahallah. Lan nası mahalle burası?
- Hı? Ha, evet. Yağmurdan heralde.
Ne zaman yaktım ki bunu? Neyse.
- Kaç metre?
- Ne kaç metre?
- Urgan diyorum. Kaç metre istersin?
- 2- 8- 10 metre, yeter herhalde.
Niye güldü ki bu şimdi. Bıyıkları kırlaşmış, saçı da kel. Sen kendine bak.
- 10 metre kestim, buyur.
- Sağolasın.
- 30 lira.
30 lira mı? Param yok.
- Neyse kalsın vazgeçtim ben.
- E kestim ama beyim.
- Yok kalsın.
- Mındar ettin. Olmaz ki böyle, ama.
- Hadi hayırlı işler.
Koş oğlum, koş. Çok fena kızdı adam.
- Dur beyim, nereye? Allah'ım yarabbim, deli mi ne adam...
Para istedi. Para yok bende. Bende para ne gezer. Vardı ona da kibrit aldım. 30 lira diyor bir de. 30 lira!.. Kaç bilye eder 30 liraya? Çok. Güneşi tutacağım desem parasız verir miydi? Niye versindi ki. Hem alay ederdi belki de. Etmezdi belki de. Yok kesin ederdi. Yusuf bile gülmüştü. Yoruldum, ıslandım, üşüdüm. Niye geldim ki ben buraya? Güneş de batıyor. Yetişemedim. Keşke bisikletimle gelseydim. Hi! Bir, iki, üç... Altı tane!.. Geliyorlar. Anneee! Anneee!
- Beyim!
- Köpekler, var amca!
- İçeri gel, içeri!

Perşembe, Nisan 30, 2009

Gazoz Kapağından Fırfır Yaptım - 2

Yusuf'a dedim ki gel, etme, bir el at da tutalım şu güneşi. Yok ben manyak mıymışım da, yok güneş tutulur muymuş da. Yahu ne olacak sanki. Şu tepenin ardından iniyor her gün. Bir kanca atsak, yakalasak ensesinden, ikimiz birden asıldık mı ipin ucundan, tamamdır. Sonra bir yere, bir ağaca ya da bir kayaya bağlar, hemen döneriz dedim. Yok dedi. Kendi bilir padişah.
Yusuf, benim içim daralır, gönlüm sıkışır. Bazen büyük gibi hissediyorum, bazen şimdileyin küçük gibi. Sana da oluyor mu öyle?  Yok mu? Allahallah... Bazen durup dururken bilyelerim kayboluyor. Paçalarımla beraber erik ağaçları da kuruyor. Kibritin var mı? Yahu tamam, içmezsin sen ama ne bileyim, ateş mateş yakıyorsundur belki arada sırada. İyi madem.
Yusuf benim dizlerim titrer, gözüm kararır bazen. O da mı yok sende? Erik yiyek o zaman? Seversin değil mi sen de? Al. Beş sana, beş bana.
Yarın güneşin battığı yere gideyim diyorum. Kasım diyor ki, batan güneş değilmiş, aslında dönen dünyaymış. Bir gün döveceğim Kasım'ı ben. Dediklerinden bir bok anlamıyorum çünkü. Güneş nasıl batmaz Yusuf? Batar değil mi? Ben de tahmin etmiştim, evet, Kasım gerçekten saçmalıyor bazen.
Kasım, Derya'ya aşıkmış, biliyor muydun bunu? Hehee, ağzından kaçırdı. Derya'ya söyleyeceğim dedim, on tane badem verdi; söylemedim tabi ben de. Sen kime aşıksın? Lan valla bak, söylemem kimseye. Yok badem de istemiyorum. Öyle olsun, öğrenirim bir ara. Ben mi? Yok oğlum lan, ne gezer. Sidikli lan bu kızların hepsi. Boşver ortak bunları.
Dün yine kaybettim bilyelerimi Yusuf. Nolacak böyle bilmiyorum. Bugün bir daha arayacağım. Aslında onun için diyorum sana, sen de gel. Şeye canım işte, güneşin battığı yere. Hee, bana kalırsa benim bilyeler orda kayboldu. Düğmen kopmuş Yusuf. Lan ne çabuk yedin? Çiğneyip yutsaydın. Öyle erik mi yenir? Allahallah. Erikten anlamıyorsun sen hiç Yusuf, ha? Kasım'la çok oynama sen. O da anlamaz erikten, sen de ona benziyorsun beraber oynadıkça.
Yusuf yakışıklı adamsın, ama çok boş bakıyorsun? Yavaş mısın ne biraz? Kafan nerde oğlum senin? Gel hadi gel. Gazoz alak mı şurdan? Kapaklarından fırfır yaparız. Korkma lan. Döneriz birazdan. Yahu ne merak edecek.. Öyle mi? E iyi madem. Git sen hadi. Gelirim ben de. Gelirim gelirim. Anneme de söyle, merak etmesin.

......

Amca, bana bir gazoz bir de kibrit. Yok yok babama alıyorum. Hadi hayırlı işler.
Kasım gıcık, Yusuf korkak.. Hey Allah'ım. Mahallede iki oynayacak, konuşacak çocuk yok ki  doğru düzgün. Sonra bana diyorlar ki ne işim varmış orda burda, evin önünde oynasaymışım ya. Daha bunlar ne ki? Birgün bisikletimle çıkacağım, o zaman daha uzak yerlere de giderim. Öbür mahallede kiraz ağaçları da var hem. Boşver okulu, birşeye yaradığı yok zaten. Dün de gitmedim, bugün de gitmedim. Yarın da gitmesem nolacak ki? Annem mi? Kızar tabi. Ama zaten gideceğim buralardan. Bulamaz ki kızsın.
Özlerim ya, özlemez mi insan. Şu soytarı Kasım'ı bile özlerim. Ama yine de gideceğim. Sıkıldım bizim mahalleden. Evden de sıkıldım. Okuldan da sıkıldım. Çilek ağacı olan bir mahalle bulup oralarda dururum biraz. Sonra zaten ordan da sıkılırım. Dur hele biraz. Anaam, güneş batmaya yaklaştı. Az hızlanacağım ben. Ancak yetişirim.

Gazoz Kapağından Fırfır Yaptım!

"Yaz, yaz bakalım, yaz.. Ne olacaksa yazınca" demiş Kasım. Yazacağım tabi. Ne olacakmış. Gül sen, gül. Yazacağım ben. Esip tozacağım.
Geçin karşıma. Boyunuzun ölçüsünü alacağım. Hakkınızdan geleceğim. Tepemde öyle uğul uğul, ivit ivit dönüp durmakla olmaz. Dökülün bakalım ne biliyorsanız. Ötün. Hadi. Bakacağım. Kimilerinizin hakkından geleceğim: yıkılın karşımdan diyeceğim. Kimilerinizi de belirsiz bir vakte kadar tehir edeceğim.
Yok arkadaş, deli değilim ben. Deli numarası da yapıyor değilim. Bilyelerim vardı küçükken. Bir elimden diğerine, bir torbadan diğerine aktarır dururdum. Ara ara da öylesine yere döküp tekrar toplardım. Çarpar, böler, kendi kendimi yenerdim. Bazen yenilirdim de. Ama oynardım. Ne zararı var? Oynuyorum ben de işte? Halt etmiş Kasım. O bakadursun, siftine siftine seyrededursun beni. O ancak seyreder zaten.
"Kelimeler," diyormuş, "kah mermi kah merhem olur" diyormuş. Halt etmiş. Dümbüğe bak. Benimkiler bilye. Var mı itirazın? Ne haddine. Vay Kasım vaay.. Kimden öğrendin aslanım sen o ayakları, o lafları? Geçsen karşıma ya? Çizsek üçgeni yere? Dizsek bilyeleri? Mors oynasak? Bakalım kim kimi ütecek.
"İz bırakmalı" diyor. Ulan, iz kim sen kim? Çamurda çakıyla 'kesik' bile oynamamışsındır sen. Bilmezsin tabi. Bizim oraların oyunu. Öğret desen de öğretmem zaten. Sen iz bırakmaya bak aslanım, sürü ayaklarını. Ben paçalarımı ıslatacağım, çatı oluklarından ya da apartman yıkandığında akan suların önüne barajlar kuracağım. Havuzlar yapacağım. Erik yiyeceğim. Sen de ye. Al. Dört tane yeter mi? Yeter yeter, aha altı tane de bana kalıyor. Yok, dört yeter sana. Çok bile hatta. Lan Kasım, erik senin neyine, bana kalsa hiç vermem ya, gözün düşmesin diye veriyorum.
Kasım diyormuş ki yazmak ölümsüzleşmenin bir yoluymuş. Git işine Kasım. Sigara içeceğim ben. Sağlığıma zarar vereceğim. Ellerimden başlıyorum, bir gün elbet kuyruğu da titreteceğim. Yürü git Kasım. Boyundan büyük laflar etme. İlişme bana.
İki dakka adam ol Kasım. Bahardan bahsedeceğim ben. Erik ağaçları çiçek açmış, salkım söğütler yaprak yaprak olmuş; sen bana kelimelerden bahsediyorsun. Öte yanda git iki bilye oyna lan, valla bak, iyi gelir. O ne o? Badem mi? At ağzına, hah.
Kasım diyormuş ki insan aklını başına devşirmeliymiş. Herkes üstüne düşeni yaparsa hiç sorun olmazmış. He bak, onu iyi dedin; işin yok mu senin Kasım?
Git Kasım, yürü git, işine git. Kalbimi kırdın. Ben bilye oynayacağım. Sigara da içeceğim. Anneme söylermiş. Git hadi, selam da söyle benden. Al, benim erikleri de al; yiye yiye git. Haaa, şöyle..

......

Bak şimdi, ne yapacağım. Kasıım! Lan Kasııım! Çükün düşmüş lan, yere bak! Heh heh! Hehehe, bakarsın öyle. Bu oğlan çok salak ya. Aha geliyor. Taş aldı lan yerden. Kaç kaç kaç... 

Pazartesi, Nisan 28, 2008

Misak

Sus pus oturmak geceler boyu, gündüzleri bir heyulanın peşinde koşmak durmadan, elbet yorar insanı... Çünkü bilcümle hayalperestler ne bir eksik ne bir fazla bir o kadar da hakikatperesttirler; ama hepsinde zahir olmaz, o başka.
Ticaretini iyi yapmalı insan. Hele ki elinde avucunda ne varsa hepsini koymuşsa ortaya, o zaman semeresini alabilmek için beklemesini de bilmeli. Büyük şeyleri büyük şeylerle takasa yeltenmişse, dönüşü olmayan yollara girmişse hem de bilerek başına gelecekleri; işte asıl o zaman insanlık haysiyetini yere düşürmeden yürümeye çalışmalı o yolda.
Yiğitlik büyük takaslara yeltenmede değil, sırtlanmaya çalıştığı yiğitliğin alnına leke getirmeyecek bir cehd, tahammül, sabır ve sebat gösterebilmede. Unutursa eğer kaybedeceğini zannetmekle kazanacağını görememenin arasındaki anlık tereddüdün bir ömrü ziyana yeteceğini; o zaman zaten kaybetmiş demektir. Ve hüsran büyük bir şeydir gerçekte. İnsan bunu bilse de bilmese de böyledir bu; lakin avucunda hüsrandan başka bir şey kalmayıncaya kadar oynarsa, kaybedeceğini bile bile de olsa yiğitliğin hakkı olan cehdi esirgerse, o, hüsranın aslında ne denli büyük olduğunu hüsranıyla başbaşa bırakıldığında anlayacaktır. Öbür türlü umsun ki verdiği mücadelenin hatırına kurtulur belki.
Ömre törpü, bele sancı, dile acı, boyna zincir bir yükü kabullenmişse insan; hatta bunu bilerek ve isteyerek, hatta ve hatta kelimenin tam anlamında arzulayarak sırtlanmışsa bunu, ne pahasına olursa olsun arkasında durabilmeli ki insan olsun. Cehdiyle arınsın. Dilini ısırsın, boynundaki ağırlıktan yüzü yere sürtülsün, erisin dirhem dirhem; ama beli koptuğunda tüm acılardan kurtulacağı gerçeğiyle teselli bulsun. "Çatlarsam, doğuran kısrak utansın!" diyemiyorsa bilsin ki onun sa'yi "kayanın üstündeki kum gibi" faydasız, çürük ve fanidir, ve bilsin ki işte o zaman "işleri boşa gitmiştir".
Ne ki o, ömrünün sözünü onyedi yaşında, taze tıraş, burnunda anasının ak sütü kokuyorken vermişse; hatırladığında o sözü, içinde zerre pişmanlık görmüyor ama sadece ve sadece insanlık haysiyetini düşünüp kirpikleri çiğleniyorsa; unutmasın ihtiyacı olan yalnızca sabırdır. Yüreğini burkan, adımlarının beyhudeliğini bilmesiyse eğer; korkmasın, gecenin en karanlık anı güneşin doğmasından hemen önceki andır.
Unutmasın ki, insan ulaşmakla değil yürümekle mes'uldür.
Unutmasın ki, buğdayın başağa inkılabı, toprakta çürümesinden geçer.
Unutmasın ki, niye yürümesi gerektiğini unuttuğu gün hatırlayacak hiçbir şeyi kalmayacaktır.
Unutmasın ki, insanlık haysiyeti leke götürmez.
Unutmasın ki, yükü ancak öldüğü gün sırtından inecektir.
Unutmasın ki, sözün yerine gelmesi ancak böyle mümkün olacaktır.


Çarşamba, Aralık 12, 2007

......

...

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

Ve toprağın rüyayalan gibi girişi.

Sana da Monna Rosa, taş bebeğiraktık.

Ellerindeıklı balıkların bir dişi.

Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;

Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi...

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

...

SEZAİ KARAKOÇ - Ve Monna Rosa'dan